Karantina günleri gelip günlük hayatı işgal ettiğinden beri işleri hiç yolunda gitmiyordu. Evde baktığı son kedisini kaybetmişti. Günlerce ağlamış, boğazından bir dilim ekmek bile geçmemişti. 65 yaş üstüne sokağa çıkma izni verilen bir gün, komşusu ailesinden kafasını kaldırabilmişti de beraber yürüyüşe çıkmışlardı. O gün de hiçbir şey yememişti; oğlu mesai arasında zaman bulup, eşinin “Bak, annen yürüyüşlere çıkıyor; bayılıp kalmasın, ona yemek götür,” demesiyle ağzına birkaç lokma girebilmişti ancak.
Yıllardır sokak kedilerini beslerdi. Oturduğu çıkmaz sokağa yerlisi hariç pek uğrayan olmazdı; o da fırsattan istifade sokağı kedi evleriyle döşemişti. Her sabahın köründe, kar kış dinlemeden iner, kedilerine mama verirdi. Bu onun için kıymetli bir alışkanlık haline gelmişti; neredeyse ibadet edercesine adanmıştı kedilere. Öyle ki torununa bir gün, “Anneciğim, ben cennete gidersem sokak hayvanlarını beslediğim için gideceğim,” demişti. 2020 denilen, evinin dört duvarı arasına tıkılıp kaldığı o meymenetsiz yıl, bundan da yoksun bırakmıştı onu: Hayvan düşmanı mahallelinin de karantinadan dolayı canı sıkılmış olacak ki sokakta toplanan bu yüksek kedi nüfusuna kafayı takmışlardı ve muratlarına ermişlerdi. Sokakta hayvan besleyemiyordu artık, belediye o işe el koymuştu.
Bütün torunları başka yerlerdeydi, çocukları da aynı şekilde. Yalnızca arada sırada Tekirdağ’a gidip gelen oğlu, mesai arasında yanına uğrayabiliyordu. O da çok panikti. Annesine sarılmıyor, öpmüyordu. Maskesini çıkarmıyordu. İlle de balkonda oturacağız diye kadıncağızı üşümek pahasına balkona çıkartıyordu.
Muharrem ayında bir gündü, kar yağıyordu. Bu yıl ilk kez karın beyazla örttüğü şehir ona araf gibi gelmişti. Günü gelince, salt alışkanlıktan aşure yapmaya karar vermişti. Şubat tatili yakındı; o yüzden aşureyi torunlarına saklayacaktı. Ne de olsa birkaç gün sonra onu ziyarete geleceklerdi ve o onları yemeğe boğacaktı diye düşünüyordu Ayşe; fakat bilmiyordu ki kardan yollar kapanacaktı.
Tarifi sorsalar söyleyemezdi. Otomatiğe bağlamıştı artık; yılların tecrübesi, söze dile gelmeyecek bir hafızada depolanıyordu. İşte bunun verdiği rahatlık ve pandeminin yarattığı bunalımla dikkatsizce yaptı aşuresini. Önceleri ne kadar kontrolcüyse şimdi o kadar rahattı. Malzemeleri iki kez değil, bir kez yıkadı mesela. Çok kirli bir yemek olmasa da pişirirken etrafa sıçrayanları, her seferinde önce ıslak mendille kabasını alıp sonra sabunlu bezle silmedi. Öylesine üzerinden geçiverdi. Meyvelerin, yemişlerin kabuklarını soyduktan sonra hemen, hiçbir yeri kirletmeden kısa süreliğine depolayacağı geçici bir çöp torbacığı edinmedi. Yemeği yaparken bile mükemmel olmak için kendini yormadı. Yemeğini önce yapacak, sonraysa dağıttığı ve kirlettiği mutfağını tertip edecekti.
Birkaç saat sonra hazırdı aşureleri. Çok güzel kokuyor, lezzeti her halinden belli oluyordu. Fakat o an bir şey gözüne çarptı. Daha doğrusu eksikliği battı ona: Bulgur neredeydi? Koymamış mıydı yoksa? Nasıl yapabilirdi bunu? Ne kadar dikkatsizdi, böyle aşure olmaz olsundu! Gözyaşları yanaklarından ufak ufak süzüldü. Bir süre sızlandı, bir kedi gibi ağladı. Basit bir işi, bir aşureyi nasıl batırmıştı? O gün mükemmeliyetçiliğini bir kenara bırakacağını söylemişti ama bu çok fazlaydı. Gerçekten haddini aşmıştı bugün. Mutfak balkonuna çıktı, kedisini gömdüğü mezar saksıya uzun uzun baktı. Daldı gitti ve her nedense rahmetli eşini düşünürken buldu kendini. Eşiyle erken yaşta evlenmişlerdi ve falları pek tutmamıştı. Eşi pek cimri ve pimpirikliydi. Çoluk çocuk derken geçmişti zaman; eşine ve kaderine olan küskünlüğünü, öfkesini biraz unutmuştu. Ama işte o gün, geçmişte kaç kez istemeye istemeye, öfleye püfleye ve eşinin baskısından korkarak bulgur pilavı yaptığı günler aklına esip duruyordu.